Yazı Detayı
25 Mart 2026 - Çarşamba 13:55
 
İslamofobi, Şiilik ve İran Tehdidi: Ümmeti Parçalama Yolunda Üç Batılı Proje
Ahmet Ziya İbrahimoğlu
aziyaibrahimoglu@gmail.com
 
 
İslamofobi, Şiilik ve İran Tehdidi: Ümmeti Parçalama Yolunda Üç Batılı Proje

Hâkimiyet stratejileri, çifte ölçü, mezhep unsurlarının istismarı ve Amerikan çekilişinin Körfez himayelerine tesirleri üzerine derin bir jeopolitik tahlil
 

Yazan: Hâlid Saîd Nezzâl
Siyaset ve strateji sahasında araştırmacı

 

Giriş: Hakiki çatışma gözün gördüğü yerde değildir
 

– Bütün eksenleri birbirine bağlayan temel çerçeve


Bugün hadiselerin ön safında İran, Hâmeneî ve İsrail başlıkları yer alırken, yüzeyde kalan bir gözlemci şu suali sorar: Acaba bu, bölgenin istikbalini tayin edecek kaderî bir savaş mıdır? Vakıaların serin ve katı mantığıyla verdiği cevap nettir: Hayır. 
Gördüğümüz şey, sahile çarpan dalgalardan ibarettir; o dalgaları sevk eden derin akıntı ise bambaşka bir yerde cereyan etmektedir.

 

Herkesin bildiği hadiseleri uzun uzun anlatmak yerine, doğrudan doğruya çatışmanın gizli iskeletini ortaya koyan tahlile yönelmek gerekir. Zira Amerikan idaresi, on yıllardır yükselen güçlere karşı açık bir yol takip etmektedir: Onları kendi kuvvet sahalarında karşılamak yerine, beslenme damarlarını kesmek; etraflarını yıpratıcı ihtilaflarla çevrelemek; din, siyaset ve medya dâhil elindeki bütün vasıtaları kullanarak, kökleşmeden evvel ittifaklarını çözmek.
 

Büyük düşünce kuruluşlarında yetişmiş Amerikalı strateji erbabının şekillendirdiği bu yaklaşım, yirmi birinci yüzyılda asıl mücadelenin büyük güçler arasında doğrudan bir savaş şeklinde değil; ilk bakışta dağınık görünen, fakat hakikatte tek bir zincirin halkaları olan “çok cepheli” vekâlet mücadeleleri şeklinde yürüyeceği fikrine dayanır.

 

Bu yaklaşımın en açık misali, coğrafya bakımından uzak fakat strateji bakımından bağlı iki sahada görülür: Venezuela ve İran. Venezuela’da hedef alınan yapı, yalnızca muhalif bir idarenin tasfiyesi değildir; aynı zamanda dünyanın en büyük petrol alıcısı olan Çin’in enerji damarlarını kesme zincirinin bir halkasıdır. Nitekim Venezuela, Çin’e günde yaklaşık 800 bin varil petrol sevk ederek, onun enerji dengesinde hayatî bir yer tutmaktaydı. İran’da ise hedef alınan yapı, iddia edildiği gibi sadece “nükleer tehdit” değildir; Çin’e uzanan bir başka hayati hattın kesilmesidir. İran, Pekin’e günlük yaklaşık 1,5 milyon varil petrol göndererek bu denklemde önemli bir yer işgal etmekteydi.

 

Coğrafî uzaklıklarına ve görünürdeki gerekçelerinin farklılığına rağmen, bu iki hadise aynı maksada hizmet eder: Dünya üretiminin dörtte birini yöneten Çin makinesinin yakıt damarlarını kesmek. Zira Çin, muazzam iktisadî gücüne rağmen temel bir zafiyet taşır: Petrol ihtiyacının yüzde 73’ünü dışarıdan temin eder. Amerika ise doğrudan iktisadî sahada Çin ile karşılaşmanın ağır bedeller doğuracağını bildiği için “damar kesme” yolunu seçmiştir. Bu siyaset dört ana cephe üzerinden yürütülmektedir:Venezuela, İran, Rusya (yaptırımlar yoluyla) ve Suudi Arabistan (üretimi yıpratan savaşların körüklenmesiyle).


Ray Dalio’nun değişen dünya nizamına dair tahlilleri de bu görüşü teyit eder: Hakiki mücadele ne Orta Doğu’da ne de Latin Amerika’dadır; asıl mücadele yükselen güç olan Çin ile mevcut güç olan Amerika arasındadır. Bölgede gördüğümüz bütün krizler ve savaşlar, bu büyük mücadelenin yan cephelerinden ibarettir.


Burada, bu yazının bütün eksenlerini birbirine bağlayan en mühim sual ortaya çıkar: Arap dünyasının yeri nedir? Özellikle de son on yıllarda Amerikan güvenlik şemsiyesi altında “himaye bölgeleri”ne dönüşen, Amerikan silahına hazır pazar hâline gelen ve bu büyük stratejinin vasıtalarından biri olarak kullanılan Körfez ülkelerinin durumu nedir?


Bu suale cevap verebilmek için, ümmeti içeriden çözmek üzere tasarlanmış üç Batı projesini çözümlemek gerekir: Ortak kimlikten korku üretme aracı olarak İslam korkusu; ilmî ihtilafı varlık mücadelesine dönüştürme vasıtası olarak Şiîlik; ve birleşik bir düşman inşası olarak İran tehdidi. Ardından bu projelerin doğurduğu neticeleri görmek gerekir: Güçlü bir İsrail ve parçalanmış, zayıf devletçikler. Nihayet en tehlikeli senaryoya bakmak gerekir:Hedeflerine ulaştıktan sonra Amerika’nın ansızın çekilmesi ve müttefiklerini, kendilerine ait olmayan bir savaşın ağır sonuçlarıyla baş başa bırakması.

 

Bu giriş, sıradan bir takdim değil; bütün başlıkları tek bir anlatı içinde birleştiren anahtardır. Zira Arap–İran ilişkilerinde yaşananlar, mezhep merkezli söylemler ve uygulanan çifte ölçü, gelip geçici bölge çekişmeleri değildir. Bunların tamamı, Washington’un Çin ile yürüttüğü büyük mücadelenin bir parçasıdır. Arap ülkeleri ise -ne yazık ki- bu denklemde hiçbir zaman kendi iradesinin sahibi olmamış; Batı–İsrail projesinin elinde bir vasıta olarak kullanılmıştır: Kimi zaman petrolün temini için, kimi zaman mezhep kavgalarını alevlendirmek için, kimi zaman da Amerikan silahı için bir pazar olmak üzere.

 

Bu durum yeni değildir. On yıllardır Arap idareleri, Batı’nın büyük stratejilerine hizmet eder hâle getirilmiştir. Hatırlayalım: Amerika, Sovyetler Birliği ile mücadele ederken yalnız askerî ittifakla yetinmemiş; dini de bir araç olarak kullanmıştır. Afganistan’da siyasî İslam seferber edilmiş, cihadî hareketler beslenmiş, “komünist inkârcılara” karşı savaşmayı meşru gören fetvalar üretilmiş; bütün bunlar Amerikan–Suudi–Pakistan ortaklığıyla ve CIA’nın doğrudan desteğiyle yürütülmüştür. Bu süreç, daha sonra “aşırıcı hareketler” diye anılacak yapıların doğmasına yol açmıştır. O dönemde Arap idareleri de kendi kararlarına sahip değildi; Washington’un yürüttüğü büyük makinenin bir parçasıydı.

 

Bugün ise aynı oyun, farklı bir surette tekrar edilmektedir. Bu defa rakip Çin’dir; araçlar İran, Venezuela ve Rusya’dır; Arap idareleri ise yine bu zincirin halkalarından biri olarak kullanılmaktadır. İran’a yönelik savaş, iddia edildiği gibi nükleer program sebebiyle değil; Çin’in en büyük enerji damarlarından biri olduğu içindir. Yemen’de süren savaş ise söylendiği gibi meşruiyeti iade etmek için değil; çatışmayı uzatarak direniş eksenini zayıflatmak içindir ki bu eksen, Çin menfaatleriyle bağlantılıdır. Körfez ülkeleri ise her patlamayla savunma bütçelerini artırırken, gerçekte Amerikan harp sanayisinin daimî müşterisi hâline gelmektedir.

 

Bu bakış açısı her şeyi değiştirir. Artık Arap–İran çekişmesi, alışılmış manada iki taraflı bir mücadele değildir; Amerikan–Çin mücadelesinin sahalarından biridir. Arap idareleri ise sahip oldukları büyük imkânlara rağmen, bu büyük savaşta çoğu zaman birer piyon hâlinde kalmış; kimi zaman Çin’e giden damarları kesmekte, kimi zaman Amerikan silahını satın almakta, kimi zaman da İran’ı kendi iç ve çevre cephelerinde meşgul etmekte kullanılmıştır.

 

Buna göre, bundan sonraki başlıklarda ele alacağımız her meseleyi anlamak mümkündür: Neden İran’ın hataları büyütülürken Arap idarelerinin hataları görmezden gelinir? Çünkü Çin’e uzanan ikmal damarlarını kesme oyununda asıl hedef İran’dır. Neden mezhep unsuru ümmeti parçalamak için bir silah gibi kullanılır? Çünkü birlik hâlindeki bir ümmet, Amerikan–İsrail stratejisi için ciddi bir tehdit teşkil eder. Neden birbirleriyle çekişen Arap devletçikleri yardımlara ve bağımlılığa mahkûm bir hayat sürer? Çünkü Arap dünyasının zayıf kalması, Batı hâkimiyetinin devamı için teminattır; zira hakiki karar Arapların elinde değildir.

 

Bu hakikati kavramak, bundan sonra gelecek her şeyi anlamanın ana kapısıdır.

 

Birinci Eksen: İslam Korkusu – Ümmetten korku üretimi

 

Birinci Bölüm: Kültürel önyargıdan siyaset ve medya üretimine


Amerikan büyük stratejisinin, kendi hâkimiyetine meydan okuyabilecek her birlik teşebbüsünü parçalamaya dayandığı kabul edilirse, “İslam korkusu” bu parçalama sürecinin kültür ve medya ayağını teşkil eder. Bu olgu, basit bir önyargı yahut gelip geçici bir ayrımcılık değildir; aksine ilmî çalışmalar ve istihbarat raporlarının da işaret ettiği üzere, “düşman”ı sürekli yeniden üreten bir siyaset ve medya üretim sahasına dönüşmüştür: Kimi zaman “İslamî terör”, kimi zaman “Şiî tehdit”, kimi zaman da “İran yayılması” başlığı altında. Hedef ise değişmez: Ümmeti parçalamak ve bölgeyi yeniden şekillendirebilecek her birlik teşebbüsünü engellemek.

 

Mısır Fetva Kurumu’nun 2026 yılında yayımladığı “İslam nefreti ticareti” başlıklı geniş araştırma, Batı’da “İslam ve Müslümanlardan korku üretiminin kazançlı bir alan hâline geldiğini” ortaya koyar. Buna göre, “İslam’ın kültür ve siyaset sahasında varsayılan tehdidi abartılmakta; İslamî kimlik taşıyan tarafların her hatası, varlık düzeyinde bir tehlikenin delili olarak sunulmaktadır.”

 

Araştırma ayrıca şu tespiti yapar: “İslam korkusu, Batı’da hâlâ kabul gören, hatta strateji ve güvenlik değerlendirmelerinin bir parçası sayılan nadir içtimaî hastalıklardan biridir.” Dahası bu alan, devlet ve özel kurumların büyük kaynaklar aktardığı; uzmanların ve akademisyenlerin Müslümanları iç tehdit olarak gösteren anlatılar kurmakla görevlendirildiği bir yapı hâline gelmiştir.

 

Girişle bağ: Bu üretim, yalnızca bir ayrımcılık değil; ortak İslam kimliğini suç hâline getirerek her birlik teşebbüsünü daha doğmadan engellemeye yönelen bir strateji vasıtasıdır. Zira birleşmiş bir ümmet, menfaatlerini koruyabilecek güçlü bir eksen demektir; bu da Amerika’nın Çin’e uzanan enerji damarlarını kesmesini veya İpek Yolu’nu aksatmasını zorlaştırır.

 

İkinci Bölüm: İngiltere örneği – Kurumsal hüviyet kazandırılan İslam korkusu

 

2024 yılı Aralık ayında Hyphen dergisinde yayımlanan bir inceleme, İngiltere’deki Policy Exchange adlı kuruluşun 2005’ten bu yana Müslümanları “iç tehdit” olarak sunan anlatıların şekillenmesinde merkezi bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Rapora göre, bu kuruluş “siyasî şiddeti kültür meselesi gibi sunarak kapsamlı güvenlik tedbirlerini meşrulaştırmış; şiddet içermeyen kimselerin dahi gözetim altına alınmasını teklif ederek, İslam korkusunu devlet kurumlarının içine yerleştirmiştir.”

 

Bu yöntem yalnız İngiltere ile sınırlı değildir; Amerika ve Avrupa’daki düşünce merkezleri ile medya ağları da aynı çizgide hareket ederek, İslam ile siyaseti kasıtlı biçimde iç içe gösteren ve her İslamî kimlik ifadesini gözetim gerektiren bir tehdit gibi sunan bir dil üretmektedir.

 

Üçüncü Bölüm: Tarihî kökler – “Osmanlı tehlikesi”nden “İslam tehlikesi”ne

 

Batı’nın İslam’a dair korkusu yeni değildir; asırlar öncesine uzanır. Türk tarihçi Cemil Aydın, The Idea of the Muslim World adlı eserinde, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında cihat ilan etmesinin Batı’da büyük bir endişe doğurduğunu aktarır. Alman İmparatoru II. Wilhelm “bütün Muhammedî dünyayı harekete geçirmekten”, General Helmuth von Moltke ise “İslamî taassubu uyandırmaktan” söz etmiştir.


Bu tarihî korku ortadan kalkmamış; sadece yeni başlıklar altında yeniden üretilmiştir: İslamî terör, aşırılık, medeniyet tehdidi… Dün Osmanlı “Hristiyan Batı için tehdit” diye sunulurken, bugün İran “Şiî tehdit” olarak gösterilmekte; aynı mantık, her türlü İslamî birlik teşebbüsüne yöneltilmektedir.

 

Dördüncü Bölüm: Afganistan örneği – Dinin araç hâline getirilmesi


Günümüzdeki Batı projelerini anlamak için, Afganistan tecrübesi üzerinde durmak zaruridir. 1980’lerde Amerika, Pakistan istihbaratı ve Suudi Arabistan ile birlikte Afgan “mücahitlerini” silahlandırmış, desteklemiş ve “komünist inkârcılara karşı cihat” söylemini teşvik etmiştir. Bu süreçte yayımlanan fetvalar ve düzenlenen toplantılar, dinin Soğuk Savaş içinde bir araç olarak kullanıldığını açıkça göstermektedir.


Bu tecrübe, daha sonra “aşırıcı örgütler” diye anılacak yapıların ortaya çıkmasına yol açmış; bölgeye uzun yıllar sürecek bir şiddet mirası bırakmıştır. Daha da önemlisi, Batı’nın hedeflerine ulaşmak için dini – hangi din olursa olsun – kullanmaktan çekinmediğini göstermiştir.

 

Bugün benzer bir yöntem farklı araçlarla sürdürülmektedir: Dün Sünnî unsurlar komünizme karşı kullanılırken, bugün Şiîlik ve İranlık, ümmetin birliğini zayıflatmak ve direnç eksenini yıpratmak için devreye sokulmaktadır.


Girişle bağ: Dün Afganistan’da Sovyetler’e karşı kullanılan Arap unsurlar, bugün İran’ı yıpratan savaşlarda yine sahnededir. Model değişmemiştir: Araç Arap, strateji Amerikan, sonuç ise çekilişten sonra geride bırakılan kargaşa.

 

İkinci Eksen: Şiîlik – Fıkhî ayrılığın varlık mücadelesine dönüştürülmesi

 

Birinci Bölüm: Ayrılığın mahiyeti


İlk eksende İslam korkusunun nasıl bir araç olarak kullanıldığını ortaya koyduktan sonra, ikinci projeye geçiyoruz: Sünnî–Şiî ayrılığının bir varlık mücadelesine dönüştürülmesi.


Hakikatte bu ayrılık, inanç esaslarında değil; imamet, içtihat ve bazı fer‘î hükümler etrafında şekillenen fıkhî ve düşünce temelli bir ayrılıktır. Caferî mezhebi, İslam dünyasında kabul görmüş büyük bir içtihat mektebidir; Sünnî mezhepler gibi köklü bir geleneğe sahiptir.

 

İslam tarihi, farklı mezhepler arasında ilim alışverişinin ve birlikte yaşamanın birçok örneğini taşır. Muhammed Abduh’un birlik çağrıları, Ezher şeyhi Mahmud Şeltut’un Caferî mezhebini beşinci mezhep olarak tanıyan fetvası, bu farklılığın düşmanlığa dönüşmesinin zaruri olmadığını açıkça gösterir.


İkinci Bölüm: Fıkhî ayrılığın varlık mücadelesine çevrilmesi


İslam mezheplerini yakınlaştırma çalışmalarının önde gelen isimlerinden Hamid Şehriyârî, Batı’nın İslam dünyasına karşı üç ana proje yürüttüğünü ifade eder: İslam’ı şiddet dini gibi göstermek, Sünnî–Şiî ayrılığını derinleştirmek ve İran’ı komşuları için tehdit gibi sunmak.


Bugün Sünnî–Şiî ayrılığının büyütülmesi, tabiî bir farklılığın sonucu değildir; siyasî ve güvenlik merkezli projelerin ürünüdür. Bu süreç, İran İslam Devrimi’nden sonra hız kazanmış; Irak’ın işgali ve Arap ayaklanmaları ile daha da derinleşmiştir. Bazı Arap idareleri, “Şiî tehlike” söylemiyle iç meşruiyetlerini tahkim ederken; bölge ve küresel güçler de bu ayrılığı direniş eksenini zayıflatmanın aracı hâline getirmiştir.


Girişle bağ: Bu mezhep temelli yönlendirme, bölgenin birlik kurmasını engeller; İran’ı farklı cephelerde oyalarken, Körfez ülkelerinin “tehdit” gerekçesiyle Amerikan silahına yönelmesini sağlar.


Üçüncü Bölüm: Çifte ölçünün aracı olarak mezhep söylemi

 

Suriye, Yemen ve Irak sahalarında görülen tablo, bu yaklaşımın ne derece etkili olduğunu açıkça gösterir.


Suriye’de, kendi halkına karşı ağır silahlar kullanan bir idare, kısa süre sonra Arap dünyası tarafından yeniden kabul görmüştür.

 

Yemen’de, yıllardır süren bombardıman ve abluka milyonlarca insanı yardıma muhtaç bırakmış; buna rağmen bu savaş “güvenliği koruma mücadelesi” diye sunulmuştur.


Irak’ta ise hem yerli idarenin hem de dış aktörlerin sert müdahaleleri yaşanmış; fakat bu durum geniş çaplı bir Arap medya kampanyasına konu edilmemiştir.


Buna karşılık, İran’a yöneltilen her eleştiri “yayılmacı Şiî proje” çerçevesinde okunurken; Arap idarelerinin fiilleri “millî mücadele” yahut “teröre karşı savaş” diye takdim edilir. İşte bu çifte ölçü, mezhep unsurunun nasıl bir araç hâline getirildiğini gösterir.

 

Girişle bağ: Bu durum rastlantı değildir. “İran tehdidi”nin büyütülmesi, bölgedeki Amerikan askerî varlığını meşrulaştırır; silah satışını artırır ve aynı zamanda Amerikan stratejisine hizmet eden uygulamaların örtülmesini sağlar.


Üçüncü Eksen: İranlık – Birleştirici düşman inşası

 

Birinci Bölüm: İran – idarelerin hasmı, halkların müttefiki


Batı’nın “Şiîlik” projesi üzerinden fıkhî ayrılığı varlık mücadelesine dönüştürdüğünü ortaya koyduktan sonra, üçüncü projeye geçiyoruz:İran’ın, Arap güvenliğini tehdit eden mutlak bir düşman olarak inşa edilmesi.


Ancak sahada kendini dayatan soru şudur:Neden Arap halkları çoğu zaman İran’a yakın dururken, resmî idareler ona karşı cephe alır?

 

Bunun cevabı, halkların hadiseleri “direniş” ve “egemenlik” merceğinden görmesinde yatar; idarelerin öne çıkardığı mezhep nüfuzu yahut kavmî rekabet çerçevesinden değil. Halklar, bilinçli yahut sezgisel biçimde, İran’ın bugün Amerikan–Çin mücadelesinin başlıca sahalarından biri olduğunu ve ona yönelen baskının, Çin’e uzanan damarları kesmeye dönük daha geniş bir planın parçası olduğunu kavramaktadır.

 

2003 Irak işgali ve 2011 sonrası ayaklanmaların ardından İran, kendisini “direniş” çerçevesinde takdim eden silahlı yapılar ve siyaset çevrelerinin destekçisi olarak öne çıktı. Egemenlik ve onur meselelerinde kendi idarelerinden beklediğini bulamayan Arap halkları ise İran’da farklı bir örnek gördü: Kendi kararını verebilen, müttefiklerinin bedelini ödeyen ve Batı hâkimiyetine karşı durmaktan çekinmeyen bir devlet.

 

Bazı Arap idarelerinin İsrail ile hızlanan yakınlaşması karşısında, İran’ın Hamas, İslâmî Cihad ve Hizbullah gibi yapılara verdiği destek -zaman zaman görüş ayrılıkları bulunsa da- halk nezdinde bir çekim unsuru hâline gelmiştir.

 

Girişle bağ: Halk ile idare arasındaki bu ayrışma, ümmeti parçalamayı hedefleyen Batı projesinin sonuçlarından biridir. Amerikan çizgisine bağlı idareler İran’a karşı tavır almak zorunda kalırken, bunun bedelini ödeyen halklar İran’ı değil; kendilerini araç hâline getiren Batı–İsrail projesini asıl tehdit olarak görmektedir.

 

İkinci Bölüm: Batı’nın “İran tehdidi” okuması


2026 Ocak ayında India Foundation tarafından yayımlanan bir inceleme, dikkat çekici bir tespit ortaya koyar: Görünürdeki İslamî ittifaklar (Suudi–Pakistan–Türkiye hattı gibi) bir güç birliğini değil; ortak bir kaygıyı yansıtır ve İslam dünyasındaki derin fikir ayrılıklarını açığa çıkarır.


Aynı inceleme, bu ittifakların ne İsrail karşıtı sağlam bir cephe ne de İran’a karşı güvenilir bir birlik olduğunu; daha çok Amerikan bağlılığındaki zayıflama karşısında geliştirilen bir “tedbir arayışı” olduğunu belirtir.

 

Bu bakış, meselenin İran hatalarının eleştirilmesi olmadığını; benzer fiiller karşısında İran’a yönelen eleştirinin diğerlerine kıyasla ağır basması olduğunu ortaya koyar.


Üçüncü Bölüm: İran hatalarının büyütülmesinin sebebi


İran’a yönelik hataların abartılması, iki paralel projeye hizmet eder:
 

• Batı projesi: İran’ı “varlık düzeyinde tehdit” şeklinde çerçeveleyerek askerî varlığı meşrulaştırmak, bağımsız bölge ittifaklarını engellemek ve Çin’e uzanan enerji damarlarını kesmek.

• Resmî Arap çizgisi: Siyasi çekişmeyi kimlik çatışmasına dönüştürerek (Arap–Fars, Sünnî–Şiî), iç destek toplamak ve başarısız idare örneklerini örtmek.


Girişle bağ: Bu abartı, Amerika’ya iki kazanç sağlar: “İran tehdidi” bahanesiyle enerji akışını kesmek ve Körfez ülkelerini sürekli korku hâlinde tutarak silah alımına sevk etmek.

 

Dördüncü Eksen: Parçalanmanın neticesi – Güçlü İsrail, zayıf devletçikler


Batı’nın üç projesi ümmeti iç çekişmelere sürükledikçe, ortaya çıkan en belirgin netice şudur: Güçlü ve üstün bir İsrail karşısında, birbirleriyle didişen zayıf Arap ve İslam devletçikleri.


Girişle bağ: Bu, Amerikan stratejisinin nihai hedefidir. Güçlü İsrail, Batı nüfuzunun teminatıdır; zayıf Arap yapıları ise bu nüfuza karşı çıkabilecek herhangi bir merkezî gücün doğmasını engeller.


Birinci Bölüm: İsrail’in güçlenmesi için ön şart olarak parçalanma


İsrail’in bugünkü konumuna ulaşması, ümmetin dağınıklığıyla doğrudan bağlantılıdır:
• Kuruluş dönemi (1948): Ortak kumanda ve planlama yokluğu, İsrail’in varlığını kolaylaştırdı.

• Pekişme dönemi (1967–1973): İç çekişmeler yenilgiyi hazırladı; sınırlı eşgüdüm kalıcı sonuç doğuramadı.

• Hâkimiyet dönemi (1979 sonrası): İran devrimi, ortak bir direniş imkânı doğurabilecekken, uzun süren savaşlarla bu ihtimal zayıflatıldı ve İsrail geniş hareket alanı buldu.


İkinci Bölüm: Çekişen devletçikler – Nihai parçalanma modeli


Bugün bölgede görülen tablo, tam anlamıyla devlet olma vasfını yitirmiş yapılar manzarasıdır. Bu yapılar:

• Dış güce dayanarak ayakta durur,

• Üretken iktisat kuramaz,

 

• İç çekişmeleri siyaset aracı hâline getirir.

 

Girişle bağ: Bu zayıflık, dış müdahaleyi kolaylaştırır ve enerji hatlarının denetimini mümkün kılar.


Beşinci Eksen: Amerikan çekilişi – Zaferin yeniden tanımı ve Körfez üzerindeki etkileri

 

Asıl soru şudur: Amerika, hedeflerine ulaştığını düşündüğünde sahneden çekilirse ne olur?

 

Bu, yenilgi değil; kendi ölçülerine göre “zaferin tamamlanması”dır.

 

Birinci Bölüm: Yemen örneği – Ortakların yalnız bırakılması


2020’de Yemen sahasında yaşanan dönüşüm, bu yaklaşımın açık bir örneğidir. Amerika, belirli hedeflere ulaştığını gördüğünde desteğini çekmiş ve müttefiklerini sahada yalnız bırakmıştır.


Bu hadise, şu gerçeği açıkça ortaya koyar: Kullanım ve ardından terk etme, Amerikan siyasetinin tekrar eden bir vasfıdır.

 

İkinci Bölüm: Amerika için “zafer” nedir?


Amerika açısından zafer, çoğu zaman şunların gerçekleşmesidir:

• Çin’e uzanan enerji damarlarının kesilmesi,

• İpek Yolu’nun aksatılması,

• İran’ın sürekli yıpratılması,

• Müttefiklerinin güç kaybetmesi.


Bu hedefler gerçekleştiğinde, sahadan çekilmek bir kayıp değil; stratejik tercih sayılır.


Üçüncü Bölüm: Yıpranmış ama ayakta kalan İran


Birçok Batılı değerlendirmeye göre en muhtemel tablo, İran’ın çökmesi değil; zayıflatılmış hâlde varlığını sürdürmesidir. Kurumsal yapısı, savaş tecrübesi ve bölgesel esnekliği buna imkân tanımaktadır.


Girişle bağ: Bu durum, Körfez için en zor ihtimaldir: Yıpranmış fakat ayakta duran bir İran ile, çekilmiş bir Amerika arasında kalmak.


Dördüncü Bölüm: Körfez himayeleri – Zor bir istikbal


Bu senaryoda Körfez ülkeleri:

• Güvenlik şemsiyesini kaybeder,

• İktisadî düzenleri sarsılır,

 

• İç gerilimlerle yüzleşir,
 

• Yeni ve riskli ittifaklara yönelir,
 

• İran karşısında zor tercihler yapmak zorunda kalır.


Beşinci Bölüm: Yemen’den çıkarılacak dersler

• Amerika, menfaat bittiğinde çekilir.

• Amerikan zaferi, müttefik zaferi demek değildir.

• Dış güvenliğe bağımlılık, çekiliş anında ağır bir yük hâline gelir.


Altıncı Eksen: İstikbal tasavvuru – Birlik hâlinde bir İslam dünyası

 

Eğer İslam dünyası birlik hâlinde olsaydı, bugünkü manzara ortaya çıkar mıydı?

Bu soru, bütün metnin özüdür.


Birinci Bölüm: Batı’nın birlikten duyduğu endişe

Birlik ihtimali dahi, Batı’da ciddi bir kaygı doğurur. Çünkü bu, bağımlılığın sona ermesi demektir.


İkinci Bölüm: İktisadî ve ilmî bütünleşme

 

Böylesi bir birlik:
• Geniş bir ticaret sahası,
• Enerji ve altyapı uyumu,
• İlim ve teknoloji bağımsızlığı,
• Etkili bir boykot gücü,
• Kaynakların israfını önleme

gibi neticeler doğurur.
 

Üçüncü Bölüm: İşgal meselesi


Birlik hâlinde bir İslam dünyasında, hiçbir işgalin bu kadar uzun sürmesi mümkün olmazdı. Zira işgal, dağınıklıktan beslenir.


Genel Netice: Üç projeyi çözmek, birlik ve istiklâlin yoludur


Bu tahlil açıkça gösterir ki:

• İslam korkusu,
• Mezhep ayrılığının keskinleştirilmesi,
• İran üzerinden düşman inşası

rastgele gelişmeler değil; ümmeti parçalamaya yönelik düzenli projelerdir.


Bu projeler birlikte işler:
 

• Biri kimliği hedef alır,
• Diğeri iç ayrılığı derinleştirir,
• Üçüncüsü dikkati asıl hedeften uzaklaştırır.

Çıkış yolu ise açıktır:
 

1. Siyasi çekişmeyi inanç ayrılığına dönüştürmemek,
2. Mezhep çeşitliliğini zenginlik kabul etmek,
3. İktisadî ve ilmî güç inşa etmek,
4. Ortak meselelerde tek duruş sergilemek,
5. Dışa bağımlılığı sona erdirmek.


Son söz


Birlik, bugün yokluğu hissedilen fakat varlığı hâlinde bütün dengeleri değiştirecek tek kuvvettir.


Körfez ülkeleri ise tarihî bir yol ayrımındadır: Ya himaye altında kalmayı sürdürecekler ya da kendi gücünü inşa eden etkin devletlere dönüşeceklerdir.


Parçalanma hiçbir tarafa fayda getirmez; birlik ise yalnızca haritayı değil, kaderi de değiştirir.


Tercüme: Ahmet Ziya İbrahimoğlu
25 Mart 2026 – Üsküdar

Dipnotlar ve Kaynaklar (Seçme)
1. Mısır Fetva Kurumu, “İslam karşıtlığının kazançlı bir alan hâline gelmesi”, 2026.
2. Hyphen dergisi, “Policy Exchange, Muhafazakârlara Müslümanların tehdit olduğunu söyledi”, Aralık 2024.
3. Cemil Aydin, “Müslüman Dünya Fikri”, Harvard Üniversitesi Yayınları, 2017.
4. İslam mezheplerini yakınlaştırma kurumunun genel sekreterinin açıklamaları, Takrib News Ajansı, 2022–2024.
5. Sumeer Bhasin, “Kaygı ile Strateji Arasında: İslam Savunma Paktının Kırılgan Mantığı”, India Foundation, Ocak 2026.
6. Center for Strategic and International Studies, Orta Doğu’nun geleceğine dair raporlar, 2023–2025.
7. World Bank, Arap iktisatları ve dışa bağımlılık üzerine raporlar, 2024.
8. Ray Dalio, “Değişen Dünya Düzeni: Milletler Neden Başarır ve Neden Başarısız Olur”, 2021.
9. U.S. Energy Information Administration, Çin’in petrol ithalatına dair raporlar, 2023–2025.
10. RAND Corporation, Orta Doğu’da Amerikan stratejisi üzerine incelemeler, 2020–2025.
11. United Nations, Yemen’deki insanî buhran üzerine raporlar, 2020–2025.
12. Al-Ahram Center for Political and Strategic Studies, Arap–İsrail ilişkileri üzerine tahliller, 2023–2025.

 
Etiketler: İslamofobi,, Şiilik, ve, İran, Tehdidi:, Ümmeti, Parçalama, Yolunda, Üç, Batılı, Proje,
Yorumlar
Haber Yazılımı