Reklamı Geç
YAZARLAR
Nükleer Savaş Tehdidi, Neden Büyüyen Bir Tehdit?
Prof. Dr. Giray Saynur DERMAN
09 Ocak 2021 - Cumartesi 00:16

NÜKLEER SAVAŞ TEHDİDİ, NEDEN BÜYÜYEN BİR TEHDİT?

 

Nükleer savaş tehdidi insanoğlunu korkutan endişelendiren tehditler içerisinde ilk sırada gelmektedir. Dünyadaki en büyük caydırıcı güç olarak görülen nükleer silahların bir şehri yok etme, yüz binlerce kişiyi öldürme, kalıcı ve uzun süreli etkileriyle de çevreyi ve gelecek nesillerin hayatlarını tehlikeye atma özelliği bulunmaktadır.

 

Dünya nükleer dehşetle maalesef II. Dünya Savaşı’nın sonunda tanıştı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Truman'ın emriyle 1945 yılında Japonya’nın iki gelişmiş şehri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombası, yüz binlerce insanın hayatına mal olmuş, bu bombaların yarattığı radyoaktif serpinti nedeni ile de daha on binlercesi da sakat kalmış veya kanser hastalığının pençesine düşmüştü. Sovyetlere ABD’nin gücünü göstermek amacıyla atılan bu bombadan kısa bir süre sonra Joseph Cugaşvili Stalin şöyle bir açıklama yapmıştı: “Yoldaşlarım mümkün olan en kısa zamanda nükleer silah temin etmemiz lazım. Hiroşima’nın dünyayı nasıl sarstığını gördünüz.  Dengeler alt-üst oldu.  Bu silaha sahip olmak tehlikeleri bizden uzaklaştıracaktır.” Stalin’in bu sözlerinin akabinde 1949 yılında SSCB ilk atom bombası denemesini gerçekleştirmiştir. SSCB'nin bu ilk denemesinden sonra ABD-SSCB arasında bir nükleer rekabet süreci de başlamıştır. Bu ürkütücü ve tehlikeli silah, kısa sürede İngiltere, Fransa ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi başka devletlerin de eline geçti. Soğuk Savaş konjonktürü içerisinde kısa sürede devletlerarasında bir denge oluştu ve bu beş nükleer silahlı devlet BM Güvenlik Konseyi’nde daimi temsilci olarak dünya politikasına da yön vermeye başladılar. Gelinen noktada nükleer rekabet, Soğuk Savaşı sürdürülemez ve yönetilemez hale getirdi. 

 

Çin Halk Cumhuriyeti ile SSCB’nin oluşturduğu Doğu Blok’u ile Batı Blok’unun arasında zaman zaman artan gerilimlerin nükleer bir savaşa yol açma olasılığı Soğuk Savaş dönemi boyunca dünya kamuoyunun adeta diken üstünde oturmasına neden olmuştur. Neyse ki böyle bir savaş bugüne kadar yaşanmasa da endişe hala sürmektedir.

 

Nükleer bir savaşta kazanan taraf yoktur. Nükleer Caydırıcılık Tezi diyebileceğimiz bu anlayış, her iki bloğun liderleri tarafından Soğuk Savaş süresince sıkıca takip edilmiştir. Bu anlayış çerçevesinde, insan ırkının yok olmaması adına II. Dünya Savaşı’nın hemen bitiminden itibaren nükleer silahlanmayı kısıtlama amacına yönelik birtakım önlemler alınmaya, konuya vakıf kurumlar kurulmaya ve çok veya iki taraflı devletlerarası antlaşmalar imzalanmaya başlanmış, olumlu adımlar atılmıştır.  Nükleer silahlanmanın kontrol altına alınması amacına yönelik atılan ilk somut adım, Ocak 1946’da BM Genel Kurulu’nun kararıyla BM Atom Enerji Komisyonu’nun kurulması olmuştur. Amacı nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanmak ve nükleer silahsızlanmayı sağlamak için yöntem belirlemek ve öneriler sunmak olan bu kurum, ABD ve SSCB arasındaki anlaşmazlıklar nedeni ile işlevini yerine getirememiştir. Daha sonra, dönemin ABD Başkanı olan Eisenhower’ın önerisiyle, 29 Temmuz 1957’de nükleer enerjiden barışçıl amaçlarla tüm dünya kamuoyunun yararlanması prensibine dayalı olan Uluslararası Atom Enerji Kurumu (UAEK) kuruldu. Bu kurum, nükleer enerji güvenliği konusunda standartları belirlemekte, ülkelerin nükleer enerji santrallerinde yaptıkları çalışmaların uluslararası antlaşmalardaki taahhütlerine uyup uymadıklarını denetlemektedir. Zaman içerisinde değişen ve gelişen ihtiyaçlara cevap vermek için yetkileri genişletilen UAEK, nükleer çalışmalarda kullanılabilecek çeşitli materyalin ithalatına ve ihracatını denetleme yetkisine de sahip kılındı.

 

Soğuk Savaş döneminde SSCB ile ABD arasındaki nükleer rekabet 1962 Ekim’inde yaşanan “Küba Füze Bunalımı” nedeniyle doruk noktasına çıkmıştır. Nükleer silaha sahip iki süper güç doğrudan karşı karşıya gelmiştir ve her iki devlet de nükleer silahlarla ilgili geldikleri noktayı sorgulamaya başlamış ve nihayetinde sahip olunan nükleer gücün sınırlandırılması için girişimlere başlamışlardır. “Küba Füze Krizi ya da “Ekim Füzeleri Bunalımı, ABD’nin Türkiye’ye, SSCB’nin   de Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlayan süreçtir. Bu bunalım Ekim 1962’de dönemin iki süper gücünü ilk kez doğrudan karşı karşıya getiren ve dünyayı nükleer savaş tehdidi altında bırakan bunalımdır. Bu iki süper güç birbirlerinin sınırlarına nükleer başlıklı füze yerleştirerek aleni bir şekilde birbirlerini tehdit etmişlerdir.

 

1963 yılında SSCB, ABD ve İngiltere “Kısmi Denemelerin Durdurulması Antlaşması”nı (Partial Test Ban Treaty) imzalamışlardır. Bu antlaşma ile taraf devletler, atmosferde, uzayda ve sualtında atom bombası denemesi yapmayacaklarını taahhüt etmişlerdir. Bunun anlamı, antlaşmaya taraf devletlerin sadece yeraltında nükleer silah denemesi yapabilecek olmalarıdır. 1978 yılında ise başka bir gelişme kaydedilmiştir. O yıl toplanan Birinci Birleşmiş Milletler Silahsızlanma Özel Toplantısı’nda ABD, Fransa, İngiltere, SSCB ve Çin, nükleer silahların nükleer silah sahibi olmaya ülkelere karşı kullanımı konusunda tek taraflı bildirilerde bulunmuşlardır. Çin hariç tüm ülkeler kendi güvenlik durumlarını göz önüne alarak birtakım kısıtlama sözleri vermişler, Çin ise hiçbir şart koşmadan nükleer silahları ilk kullanan taraf olmayacağını beyan etmiş ve nükleer silah sahibi olmayan ülkeleri bu silahları kullanmakla tehdit etmeyeceği taahhüdünü vermiştir.

 

Nükleer silahlanmanın engellenmesine yönelik atılan diğer bir adım da, nükleer silahların kontrolsüzce tüm dünya devletlerine yayılmasını önlemeye yönelik imzalanan antlaşmadır. 12 Haziran 1968’de BM Genel Kurulu’nun kabul ettiği ‘Non-proliferation Treaty’ (NPT) (Nükleer Silahsızlanma Antlaşması), başlıca amacı nükleer silahların dünya devletlerine yayılmasını önlemek olan bir antlaşmadır. BM Genel Kurulu’nda kabulünden sonra üye devletlerin imzasına açılan antlaşma 5 Mart 1970’te de yürürlüğe girmiştir. Son olarak Küba’nın da imzasıyla 189 devlet tarafından imzalanmıştır. Antlaşmanın hükümlerine göre antlaşmanın imzalandığı tarihe kadar nükleer silah edinmiş devletler nükleer silahlarını ellerinde tutma ve bu silahları geliştirme haklarını saklı tutarken, geri kalan devletler nükleer silah edinmeme konusunda taahhüt altına girmişlerdir. Dünyada, bu antlaşmayı imzalamamış ve nükleer silah edinmiş bulunan üç devlet vardır: Bu devletler; Pakistan, Hindistan ve İsrail’dir. 1995 yılında toplanan ‘NPT Gözden Geçirme ve Genişleme Konferansı’, NPT Antlaşması’nı sınırsız olarak genişletme kararı aldı. Fakat bu karar taraf devletlerce onaylanmadığı için meşrulaşamadı ve Konferans sonuç bildirisi yayınlayamadan dağıldı. Her ne kadar NPT antlaşması genişletilememiş olsa da, konferans her beş yılda bir toplanarak gözden geçirme işlemlerinin sürekliliğini sağlama kararı aldı. Başlıca nükleer silah sahibi konumundaki devletlerin, daha fazla nükleer silah edinmemek veya edindikleri silahların kullanım serbestîsi hakkında taahhütlerde bulunmak için bir araya gelerek imzaladıkları antlaşmalar da bulunmaktadır.

 

 Soğuk Savaş’ın yaşandığı 80’li yıllardan bu yana insanlığı tehdit eden nükleer silahların sayısı 15.000’lere inmiş olsa da birçoğunun eski versiyonlarına göre 300 kat daha güçlü olması daha büyük riskleri beraberinde getirmektedir. Nükleer savaş durumunda dünyanın nihai senaryosu “nükleer kış” olarak adlandırılmaktadır.

 

Soğuk Savaş sonrası Nato'nun adımları ve ABD’nin girişimleriyle füze kalkanı projesi hız kazanması da atılan olumlu girişimlerdir.  Ancak günümüzde Doğu ve Batı blokları arasında güven ve istikrarı geliştirmek amacıyla açıklık ilkesinden hareketle 1992 yılında Helsinki'de imzalanan Açık Semalar Antlaşması (ASA) ve Avrupa güvenliğinin temel taşını oluşturan 1987'de Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği tarafından imzalan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşmasının artık geçersiz kılınması nükleer tehdit olasılığını daha da arttırmıştır. 2019 da ABD ve Rusya, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması'ndan (INF) resmen çekildiklerini duyurdu. Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması NF dünyanın en önemli iki devleti arasında sadece nükleer silahlar de Anlaşmanın sona ermesi, nükleer silaha sahip olmayan devletler için hem uluslararası güvenlik hem de uluslararası yükümlülükler ve hukuk açısından endişe vericidir: Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın (NPT) 6. maddesine göre, bu silahlardan tamamen arınmak için müzakerelere başlaması gereken nükleer silaha sahip devletler, tam tersine silahların kontrolü anlaşmalarını sona erdirmiş ya da erdirmeye meyilli davranıyorlar. Fakat nükleer silaha sahip olmayan devletlerin, bu silahlara sahip olması siyasi ve teknik açıdan zor ve risklidir. Ayrıca Trump yönetiminin son dönemde nükleer yetenekleri arttırmayı hedeflemesi, start ve orta menzilli füze anlaşmalarından çekilmesi gibi ülkenin hayati çıkarları tehlikeye girdiğinde ve büyük bir konvansiyonel tehdit karşısında nükleer silah kullanılabileceği, İran ve Çin'i de hedef alacağı yönündeki iddialar nükleer krizi tırmandırmış durumdadır. Yeni seçilen ABD Başkanı Biden döneminde eğer bu tutum değişmezse olası bir nükleer felaket yaşanması kaçınılmazdır. Kanaatimce geri dönülmez sonuçlara ulaşılacağı varsayımından yola çıkılarak yeni dönemde daha itidallı bir döneme geçilecektir.

 

Bugün nükleer silah kullanmak insanlık suçu ama olasılık dışı değil... dünya şu an hassas bir dengede ve nükleer silah kullanan ülke bu hassas dengeyi bozacak olan taraftır. ABD, Birleşik Krallık, Rusya, Fransa, Kore, Çin, Hindistan, Pakistan ve İsrail olarak dokuz ülke su anda nükleer silahlara sahiptir. Dünyada şu an itibariyle 15 bine yakın nükleer savaş başlığı olduğu tahmin edilmektedir. Bu nükleer başlıkların yüzde 90'ına yakın kısmı ise sadece ABD ve Rusya’ya aittir. Bu süreçte dehşet dengesi kavramı da nükleer tehdit ile eş zamanlı el alınmalıdır. Karşılıklı Garantili İmha (Mutually Assured Destruction) veya “Dehşet Dengesi” kavramı, geçmişte II. Dünya Savaşı’nın bitiminden 1990’lı yıllara kadar süren Soğuk Savaş döneminde ABD ile SSCB arasındaki silahlanma yarışını ifade etmek için kullanılan ve ABD’nin güvenlik politikasının ana omurgasını belirleyen “masif misilleme doktrinin” bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Dehşet dengesi, iki bloklu dünyada taraflardan birinin nükleer silaha başvurması halinde, diğerinin de karşılık vereceği ve dünyanın yok olacağı tezine dayanıyordu. Gelinen noktada olası bir nükleer savaşı küresel dengelere etkisi son derece yıkıcı olur. Dehşet dengesi tezi çöker. Gerilim artar. Nükleer bir savaş zararlı mutasyonlara ve diğer genetik bozukluklara yol açacaktır. Bu durum, savaştan yüz yıllar sonra bile milyonlarca insanı etkilemeye devam edecektir. Nükleer savaşın yarattığı genetik bozukluklar insan gen havuzunun kalitesini düşürecektir. Nükleer santraller ve tesislerin hedef olarak belirlenmesi ve vurulması ile nükleer santraller ve tesisler sıcaklığın etkisi ile bütünlüğünü kaybedecektir. Nükleer santrallerde atık olarak çıkan radyoaktif maddelerin bozunma hızı, nükleer silahların patlaması sonucu oluşan ürünlerden daha fazladır. Bu sebeple nükleer santrallerin vurulması daha fazla bölgenin kirlenmesine sebep olacak ve savaş sonrası insanların yerleşebileceği alanı daraltacaktır. Ayrıca nükleer santrallerin bütünlüğünü kaybetmesi ile oluşacak küresel radyoaktif kirlenme daha fazla ve daha uzun süreli olacaktır.

 

Özetle nükleer bir savaşın dolaylı etkileri, nükleer bir silahın yarattığı fiziksel etkilerden farklı olarak gelişen etkilerdir. Yerküre, Soğuk Savaş döneminde insan neslini birkaç kez dünya üzerinde yok edecek silah stoklarına sahip olmuş ve nükleer stratejinin dehşet dengesini oluşturmuştur. Olası bir nükleer bir savaşın sonucunda kuzey yarım küre yıllarca radyoaktif olarak kirlenmiş olarak kalacak; nükleer serpinti, küresel kirlenme, daha uzun süreler göz önüne alındığında çevresel büyük bir risk teşkil edecektir. Ayrıca nükleer bir savaş söz konusu olduğunda, sahip olunan nükleer santral ve nükleer tesisler de ulusal güvenlik için tehlikeyi arttıracaktır. Çevresel boyutunun yanı sıra nükleer savaşın ekonomik sosyal ve uluslararası boyut açısından da insanlık için geri dönülmez yıkıcı sonuçları olacaktır.

 

 

 

 

Adınız
Yorumunuz
Hiç yorum yapılmamış.

Diğer Yazıları

Dağlık Karabağ
Fransa’da İslamofobik Hareket
ABD Seçim Sonuçları ve Türkiye’ye Etkisi
BNC Medya Haber Yazarı Prof. Dr. Giray Saynur Derman Kimdir?